Ben hayatıma üniversitede devam ediyorken şu günlerde, bir anne sekiz aydır ikinci çocuğuna hamile. Madende yahut şu aynalı binanın en üst katında bir baba, para götürüyor evine. Dünyanın başka bir köşesinde, daha geniş bir amfide bir başka öğrenci okuyor benden farklı bir bölümde, farklı hayal ve gerçekliklerle. Veya bir şarapçı, toplumun dışladığı bir insan üst kimliğinin iç cebinde barındırıyor, dışladığı insanlığı... Dini bütün bir hoca çıkıyor caminin kapısından, sabır çekiyor, ben okulun kapısından girerken. Ve bir başkası şeytanı taşlarken, diğeri ona hediye ediyor bekaretini...
Aynı dünya üzerinde birbirinden apayrı milyon tane insanız. Farklı kaygı ve tutumlarla, aynı hayatın içinden geçip, toprağın kokusuna, denizin yosununa, ateşin dumanına karışıp, "dün" olacak bedenlerimiz. En iyi şartlarda, "en" olarak yaşayanla, yağmurun alnında uyuyup, otobüs motorlarının sıcaklığıyla yeni güne sağ çıkanımız, yaşayacak son ana kadar.
Bu yüzden farklıdır iklimimiz. Bir çingenedir içimdeki ve soysuzluğunca böbürlenir durur önümde öteki...
Eğer böyleyse, neden bu kadar uğraş? Dön ve bak ardına. Duyulmadık bir söz, görülmemiş bir virgül bırak mesela sen de... Bırakabileceğin nedir, onu ara. Aramak için tok olmak gerekmez veya üzerinde milyarlık parka. Aramayı tut elinde önce, sonra içinde. Hangi yolda yürüdüğünün önemi yok, sen aradığını bulana kadar.
Arayışının sonuçlanması değildir bulmak çünkü.
Neyi arıyor olduğuna kanaat getirmektir çoğu zaman. Bazen bulmak, sol elinin ayasında kırılgan bir çiğ tanesi, çoğu zaman yollar, yıllar, han ve saraylar...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder